Sabah saatin alarmıyla uyanıyorsun. Önce kalmak istemiyorsun, biraz yatakta oyalanıyorsun. Artık aklın mahmurluğunu yeniyor ve sana işini hatırlatıyor. “işe geç kalacaksın!” Kalkıp duş yapıyorsun. O kadar oyalandın ki kahvaltı edecek zamanın kalmadı. Aceleyle bir iki şey tıkınıyorsun. Trafik her zaman ki gibi hareket etmiyor. Yoğunluk ve korna sesleri arasında bu cehennemden çıkmanın yollarını arıyorsun, radyodaki trafik anonsları eşliğinde. Sağdaki çıkıştan çıkmak isteyen biri camını indirip “birader sağdaki ilk çıkıştan çıkalım orası açıkmış. Sen çıkmayacaksan biraz kenara çekil de ben çıkayım.” Biraz fazla yol alacaksın ama en azından hareket halindesin. Sağdaki yoldan geçerken önünden gelen araca yol vermen gerekiyor ama o da ne? İki, üç araç daha… Onlara da yol veriyorsun. Nihayet iş yerine ulaşıyorsun ama biraz geç kaldın. Sen işe gelinceye kadar masanda bir yığın not ve evrak birikmiş bu arada telefonları unutma. Evrakların hangisinden başlayacağına karar bile veremiyorsun, en iyisi içlerinden birini rasgele seçmek. Üzerinde trafiğin ve işin stresi var. Mesai bitiminin hemen ardından bundan kurtulman gerek, öyle düşünüyorsun. Gidip bir iki kadeh içiyorsun, arkadaşlarınla buluşuyor biraz da onlarla takılıyor, resmen alkolün dibine vuruyorsun. Barın en ucundaki esmer dikkatini çekiyor, onunla da biraz içiyorsun. Kızla eve doğru yol alıyorsun ama eve kadar sabredecek misin? Bir an önce rahatlamak aklını kemiriyor. Ve dayanamıyorsun… Tek düze yaşamın, kaldığı yerden ertesi gün de devam ediyor. Artık her şeyi çok hızlı yaşıyorsun.